R oma Döneminde Stoacıların yanında, Epikuroscuların felsefesi de yaygın olarak benimsenmişti ve atomculuğa dayanan bu felsefenin en ünlü temsilcisi Lucretius'tu (95-55). Lucretius, De Rerum Natura (Varlıkların Doğası Üzerine) adlı meşhur yapıtında, bilimsel bir yaklaşımla varlıkların nasıl oluştuğunu araştırmış ve varlığı, madde ve boşluk olmak üzere ikiye ayırdıktan sonra, maddenin atomlardan meydana geldiğini belirtmiştir. Ona göre, bölünemedikleri için maddenin temel yapı birimleri olan atomların türleri sınırlı olsa da sayıları sınırsızdır; boşluk içinde aşağı doğru düşerken, çeşitli nedenlerle bir araya gelir ve maddeleri oluştururlar.
Evren Aristoteles'in savunduğu gibi, sınırlı değildir ve bir küre biçiminde olmadığı için merkezi de yoktur. Bu sınırsız evrende çeşitli Dünya'lar vardır ve ve her Dünya, tıpkı bir canlı gibi, doğar büyür ve ölür.
İnsan, bir bedenle bir ruhtan oluşmuştur ama her ikisi de aynı maddeden, yani atomlardan yapılmıştır; fakat ruhu oluşturan atomlar, bedeni oluşturan atomlardan çok daha incedir. Beden ve ruh, birlikte varolur ve birlikte yok olur; öyleyse beden yok olduğunda ruh da yok olacaktır; bu nedenle, ölümden sonra ruhî yaşantının süreceği inancı, yanlıştır.
Lucretius'a göre duyum, nesnelerden çıkan atomların duyu organlarına gelmesi sonucunda oluşur. Görme, işitme ve koklama, farklı nitelikteki atomların, farklı alıcılarla algılanmasından ibarettir.
Lucretius canlıların zaman içinde değişim ve dönüşüme uğrayarak, yalından karmaşığa doğru evrimleştiklerine de inanır. Bu nedenle bazı biyoloji tarihçileri, evrim görüşünün başlangıçlarını Lucretius'a kadar götürmek isterler.