Adalet ahlak felsefesi,
hukuk felsefesi ve
siyaset felsefesinin temci kavramlarından biridir.
Platon ve
Aristo'dan beridir birçok düşünür müstakil adalet
teorileri geliştirmeye çalışmış veya kendi sosyal teorilerinin adil olduğunu öne sürmüştür.
Klasik çağda olduğu gibi
modern çağda da, adalet hem "sıradan" insanların hem de derin tefekkür sahiplerinin başlıca ilgi odaklarından biri olma vasfını korumuştur.
Adalet, günlük lisanda, herkesin ve herşeyin yerli yerinde olması; olması gereken yerde olması; herkesin hak ettiğini alması veya herkese hakettiğinin verilmesi gibi anlamlara gelir. Yinede, bütün bu "tanım"lar aslında birer totolojiden ibarettir; kendi başlarına bir şey ifade etmez, adaletle ilgili bilgi birikiminizi genişletmezler, adalet kavrayışımızı şu veya bu yönde değiştirmezler. Adaletin mahiyetinin daha iyi kavranması ve âdil olanın âdil olmayandan ayırtedilebilmesi için ilâve bilgiye ihtiyaç duyulur.
Toplum hayatının ahlâki ve hukuki alanında adaletin ne olduğunu tespit etmek, ekonomik ve sosyal alanda adaleti aramaya nispetle daha kolaydır. Hemen hemen bütün toplumlarda hırsızlık, saldırı, cinayet gibi fiillerin faillerinin cezalandırılması ve mağdurların ve/veya mağdur yakınlarının zararlarının tazmin edilmesi adaletin icabı olarak görülür. Fakat, kişiler veya gruplar arasında gelir, statü, refah ve mülkiyet dağılımının adaletle ilişkisi derin ve uzun tartışmaları gündeme getirir.
Adalet teorileri veya sosyal-siyasal teorilerin adaletle ilgili görüşleri işte bu alanlarda yoğunlaşır. Adalet teorileri genellikle iki ana gruba ayrılmaktadır. İlki, usuli; ikincisi, sosyal adalettir. Usuli adalet esas olarak liberal, liberal-muhafazakâr ve liberteryen yazarlar; sosyal adalet ise sosyalist, komünist, sosyal demokrat ve bazen muhafazakâr yazarlar tarafından müdafaa edilmektedir. Bu ayrım şu üç temel noktaya dayanmaktadır: a) Adaletin bir ferdin fiilleriyle mi yoksa toplumsal gruplar arasındaki karşılıklı konumlar ve ilişkilerle mi alâkalı olduğu; b) Adaletin geriye dönük mü yoksa ileriye yönelik mi olduğu; c) Adaletin yapılar ve yapılanmayla mı yoksa kurallar ve süreçlerle mi ilgili olduğu.
Usuli adalet teorilerine göre adalet bireylerin faaliyetleriyle ilgilidir; gruplar arası ilişki ve dengelere atfedilebilecek bir değer değildir. Bir ferdin bir başka bireye muamelesinin âdil olup olmadığı o davranışın muhtevasına veya sonuçlarına bakarak değil, davranışın adalet kurallarına uygun olarak yapılıp yapılmadığına bakarak belirlenebilir. Adalet geçmişteki bir adaletsizliği gidermeye yöneliktir; gelecekte yeni bir durum tesis etmeyi hedefleyemez. Bu adalet anlayışı D. Hume ve A. Smith'den F. A. Hayek ve R. Nozick'e uzanan çok güçlü bir düşünce geleneğine sahiptir.
Sosyal adalet teorileri adaleti bireylerle değil toplumsal tabakalar, gruplar veya sınıflar arasındaki ilişki ve mevkilerle bağlantılı bir değer olarak görür. Geçmişe değil, geleceğe yöneliktir; kişiler arasında geçmişte ortaya çıkmış âdil olmayan bir ilişkinin tasfiyesinin yerine gruplar arasında bugün veya gelecekte âdil olduğuna inanılan bir ilişkinin tesis edilmesini hedefler.
Sosyal adalet teorilerine göre adalet beşeri faaliyetlere rehberlik eden soyut kurallarla değil, sosyal grupların ulaşabildiği/sahip olduğu mali ve maddi imkânlarla bağlantılıdır. Bütün muğlaklığına ve zaaflarına rağmen sosyal adalet teorisi de Karl Marx ve John Rawls'un da içinde bulunduğu güçlü bir entellektüel geleneğe sahiptir.